'Kanlı' ve Sıradışı Bir Aşk Hikayesi: Beden ve Ruh (Film Değerlendirmesi)

'Kanlı' ve Sıradışı Bir Aşk Hikayesi: Beden ve Ruh (Film Değerlendirmesi) 10 Haziran 2017

2017 Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı ödülünü alan Beden ve Ruh (On Body and Soul veya orijinal adıyla A Teströl és Lélekröl) İstanbul Film Festivali'nde gösterildikten sonra sinemalarda da gösterilmeye başlandı. Örneğin Oasis gibi filmlerde gördüğümüz sorunlu iki kişinin aşk hikayesi bu filmde de işleniyor. Ama gerek mezbahada geçmesi, gerek müthiş çekimleri ve detaylarıyla farklı bir yerde...

2017 Berlin Film Şenliği'nde Altın Ayı ödülünü alan Beden ve Ruh (On Body and Soul veya özgün isimiyle A Teströl és Lélekröl) İstanbul Film Şenliği'nde gösterildikten sonra sinemalarda da gösterilmeye başlandı. Sözgelişi Oasis gibi filmlerde gördüğümüz meseleli iki kişinin aşk hikayesi bu filmde de işleniyor. Fakat gerek mezbahada geçmesi, gerek müthiş çekimleri ve ayrıntılarıyla değişik bir yerde. İzleyenler belki meseleli iki kişi değil, bir kişinin varolduğunu öne sürebilir fakat bence ikisinin de meseleleri farklıydı, yazının ilerleyen bölümlerinde değinmeye çalışacağım.

Kısaca konudan söz etmek gerekirse, Budapeşte'de bir kesimhanede çalışan iki insanın, garip olaylar neticesi ortaya çıkan çok çok garip bağlarını anlatan romantik bir hikaye konu ediliyor denebilir. Mezbahanın en yetkili isimlerinden, orta yaşlı finans direktörü Endre ile doğum desturuna çıkan bir çalışanın yerine zorunlu olarak işe alınan kalite kontrol uzmanı Mária'nın her gece aynı düşleri gördüklerinin ortaya çıkmasıyla ikili arasında bir yakınlaşma başlar. Elbette düşlerle gerçek hayat aynı değildir ve kendilerini iki geyik olarak gören, her geçen düşte gittikçe birbirlerine yakınlaşan iki kişinin gerçek bir aşk yaşamalarının garantisi yoktur.

-- YAZININ BU BÖLÜMÜ FİLMLE ALAKALI İPUÇLARI İÇERİR (SPOILER) --

Hikayenin ana kişisi bence Mária, fakat önce Endre'den de biraz söz etmek gerekir. Sol kolunu kullanamasa da eli yüzü düzgün bir karakter olan Endre boşanmış, uzun müddettir de kadınlardan uzak duran bir adam olarak karşımıza çıkıyor. Meseleli tarafı şu, fiziksel dürtülerine mani olmakta zorlansa da bunları bastırmaya çalışıyor, kadın iş arkadaşlarını, hem de şirkete gelen psikologu cinsel açıdan arzulasa da hiçbir teşebbüste bulunmadan, münzevi bir hayat sürdürüyor.

Mária karakteri ilk başta bu yüzden çekici bulduğu bir karakter, üstelik aynı düşleri görme konusu onu da heyecanlandırıyor, kim istemez ki -varsa eğer- ruh ikizini böyle bir tesadüf neticeninde şıp diye bulmuş olmayı? Ama gerçek hayatın düşlerle yönlendirilemeyecek kadar farklı olduğunu bilecek kadar da şuurlu ve güngörmüş biri. Mária ise, yalnızca Alexandra Borbély'nin çok başarılı oyunculuğuyla değil, pasif karakterine karşın hikayeye istikamet veren kişi olmasıyla da ana kahraman olarak adlandırılmayı hak ediyor. Bence iyi kurgulanmış bir karakter, çocukluğundan beri obsesif kompülsif bozuklukla mücadele eden, ama yetişkin bir kadın olmasına rağmen hala aynı çocuk psikiyatrını gören, hiçbir sosyal hayatı olmadığı için cep telefonu taşıma ihtiyacı dahi duymayan, çok çok zeki ve dürüst ancak yalnız, insanlarla konuşamadığı gibi el sıkışmak dışında en küçük fiziksel teması bile kuramayan, anladığımız kadarıyla hiçbir cinsel tecrübesi olmayan, şirketteki ilk gününden itibaren çevrenindeki herkesin uzak durduğu ve alay ettiği genç bir kadın o da.

Endre hiç kuşkusuz ki Mária'dan ilk görüşte hoşlanıyor, ancak gitmek istediği nokta çok bariz değil sanki. Yalnızca kadınlara genel olarak belli bir mesafeden fazla yaklaşmamaya çalıştığını anlıyoruz, zira her ne kadar sakat kolu ve ilerlemiş yaşı somut gerçekler olsa da kadınların yanında olmak istediği bir karakter olduğu bence belli. Yeniden de Sándor genç kadına asılınca ne konuştuklarını dahi tam bilmeden onu uyarma ihtiyacı hissetmesi, büsbütün alakasız olmadığının delili gibi. Mária daha net bir şekilde bu "arkadaşlığı" ileri götürmek istiyor, ancak yeterince deneyimi yok insan ilişkileri ile ilgili. Ne yapacağını bilemiyor, tek yapabildiği karşı tarafın kararlarını suskunca kabullenmek, ne kadar istese de içinde kopan fırtınayı karşıdakine itiraf edebilmek için karşı tarafın önce gardını indirmesini bekliyor. 

Sándor demişken insan tabiatının son derece standart bir özelliğinin filmde biraz işlendiğini belirtmekte yarar görüyorum. Kendine güvenen, daimi kadın peşinde koşan ve bunu hiç gizlemeyen bir diğer yeni çalışan Sándor, Endre ve insan kaynakları müdürü Jenö'nün pek sempati duyduğu bir tip değil daha ilk günden. Şirketteki hırsızlık olayında ikisinin de günah keçisi o oluyor vakit kaybetmeden. Aslında asıl suçlu olan İK müdürü, Endre'yi de kuşkuları doğrultusunda manipüle ederek suçlunun Sándor olduğuna ikna etmeye çalışırken pek zorlanmıyor, Endre ona inanmaya dünden razı. Belki de İK'cılığın şanındandır insan yönlendirmek, bilemiyorum. Diğer taraftan Endre'nin asıl suçlu ortaya çıktığında Sándor'dan candan bir şekilde özür dilemesi takdire şayandı.

Bilmiyorum siz hiç hoşlandığınız insanla yine karşılaştığınızda hangi konuşmaları yapacağınızı evvelce tasarıladınız, kafanızda konuşmanın gelişimine göre sözler hazırladınız mı, ben çok yaptım bunu. Tıpkı Mária gibi beklemediğim cevaplar karşısında da dumur olup kalmışımdır. Bu beni obsesif yapar mı bilemiyorum, ama o kadar büyük bir aynılık noktasıydı ki Mária'nın hanede önce tuzluklarla, sonra küçük oyuncaklarla gerçekleştirdiği hayali diyalog sahnelerini tek kelimeyle fevkalade buldum. Genç kadın, insanları o kadar tanımıyor ki, her şeyin düşteki kadar kolay olmasını istiyor ve bekliyor, bunun için kendi çapında tasarılar, hazırlıklar yapıyor. Keşke hepimiz geyikler gibi yalnızca dürtüleriyle hareket edebilen kişiler olabilsek... Fakat ne hazırladığı sözler, ne kendini çekici gösterme gayretleri yerini bulabiliyor, buralarda sergilediği toyluklar insanı tebessüm ettirmeyecek gibi değil. Fakat filmin iyimser tarafı bence mesut olan nihayetinde kendini gösteriyor, birbirini harbiden seven iki kişi, bütün farklılıklara rağmen buluşabiliyor, bir araya gelebiliyor bu filmde.

Mária'nın Endre'den farklı nedenlerden meydana gelen, -hem dışarıdan, hem de içeriden- münzevi hayatı, bu düşler ve düşlerin gerçekten bir karşılığını bulabileceği düşüncesiyle tamamiyle değişiyor. Kendini bir yetişkin gibi tanımaya çalışıyor ve deneyimsizliğinin de açık tesiriyle kolayca aşık oluveriyor. Yeniden aynı deneyimsizlikle başka birinin favorisi olan aşk şarkısını kendi aşkının milli marşı duyuru edip, yaşadığı ilk hayal kırıklığıyla hayatını sonlandırmaya karar verebiliyor. Biz izleyicilerin içten içe umduğu "karşılık", kadının umutsuzca beklediği telefon Hollywoodvari bir şekilde son anda geldiğinde bu bile rahatsız edici olmuyor. Sol kolu aksak adamla ancak kestiği sol bileğinden kanlar akar durumda telefonla konuşurken aynı frekansa gelebiliyor belki de. Yaralı beden ve şuurları, düşlerinin ağırlıksız mükemmelliğinde buluşan ruhlarının yaşadığı mutluluğun çok azını gerçek hayata taşıyabilmek için bile büyük fedakarlıklar yapmak zorunda kalıyor, bilhassa de Mária. Bileğinden süzülerek giden kan, kesilen bir sığırın kanı gibi şuursuz bir bedenin son hayat kırıntısını silip atmıyor, ona sanki bedeninin içinin boş olmadığını anımsadarak hayata önceden olmadığı şekilde tutunması için bir sebep veriyor.

Filmin devamını izleyebilsek, sonrasında neler yaşanabileceğiyle alakalı bir hayli spekülasyon yürütebiliriz. Fakat ortada çok net bir "karşıdakini olduğu gibi kabullenme" olduğunu son sahnede de görebilmek olası. Mária geceden sabaha takıntılarında kurtulmayacak, ekmek kırıntılarını toplamaya devam edecek fakat bunun bir ehemmiyeti olmayacak belki de. Hiçbir aşkın buluşan ruhlarla bitiremeyeceğini, bedenlerin de birleşmesi gerektiğini bazen rahatsız eden, fakat çokça naif bir dille anlattığını düşünüyorum filmin temelde. Fakat buradaki aşk ne kadar "şuurlu" bir aşk, bu son derece tartışmaya açık bir konu olarak kaldı benim gözümde.

-- SPOILER SONU --

Filmdeki çekim ayrıntılarının mükemmel olduğunu söylemiştim, bilhassa 2 yeri naçizane çok beğendim. Biri elbette ki muhteşem bir kış atmosferinde yapıldığı belli olan düş sahneleri, mükemmel bir ormanda bir erkek, bir dişi geyiğin hayatlarındaki ehemmiyetli evreleri sanki tabiat belgeseli izler gibi görebiliyorsunuz. Ötekisi ise psikologun Endre ve Mária ile görüştüğü sahneler. Kadınlardan uzak duran, ne var ki içgüdülerine ancak belli bir yere kadar söz geçirebilen Endre, karşısındaki çekici psikologu alıcı gözle izlemekten kendini alamıyor, ancak -belki de kendi yüreğine karşı kendini aklamak, kadınlardan neden uzak durması gerektiğini yeniden kendine anımsatmak yerine- bunu hemen itiraf ediyor ve muhtemelen gereksiz bir izah teşebbüsüyle kendini rezil adeta ediyor. Sonra gelen Mária ise, olanca takıntılarıyla kadının tüm mimiklerini, kalemiyle oynamasını, giysisini düzeltmesini, normalde çok azımızın biriyle oturup konuşurken dikkat edebildiği ayrıntıları görüyor, görmeden edemiyor, bir kamera gibi kaydediyor. Bu iki kişinin benzer bir noktaya -yalnızlığa, umutsuzca bir sevgili arayan yalnızlığa- ne kadar farklı yollardan erişerek gelip buluştuklarını çok başarılı anlattığını düşünüyorum o sahnenin.

Fakat şunu kesinlikle belirtmek gerekli, yönetmen Ildikó Enyedi, filmin ana mekanı olarak seçtiği mezbahanın tüm rahatsız edici arka tasarınını sonuna dek kullanmaktan geri kalmıyor, bu yüzden kan ve kesim görüntülerinden rahatsız olanlar bu filmi izlemeden önce bu konuda hazırlıklı olsunlar cildim. Hani filmlerin nihayetinde "bu filmin çekimlerinde hiçbir hayvana zarar verilmemiştir" yazar ya, bu filmde bunu diyemiyorlar haliyle. Onun yerine "bu filmin çekimlerinde hayranlara zarar verilmiştir, ancak hepsi, mezbahanın günlük rutini çerçevesinde gerçekleşmiştir" mananında, önceden benzerine rastlamadığım bir not bulunuyordu. Fakat -et yiyenler için söylüyorum- hepimizin hayatının bir gerçeğini tüm çıplaklığıyla görmekten kaçmak bana ikiyüzlülük gibi geliyor. Diğer taraftan vegan, vejeteryen veya kan görmeye dayanamayan biri olsanız dahi bu garip fakat yeniden de herkesin kendi eflatuni aşklarıyla irtibat kurabileceği hikayeden doğan bu şenlik filmini -her ne kadar ruh ikizliği kavramına dayalı aşklara aşırı derecede değer verip birlikteliğin ön şartı olarak gören bir kişi olmasam da- gayet izlenebilir bir yapım olarak not etmem gerektiğini düşünüyorum.

  • Beğen
    0
  BENZER HABERLER
  Yorum Alanı 0 Yorum Yapılmış
Misafir